ABD-İSRAİL VE İRAN SAVAŞININ GELECEĞE ETKİSİ
ABD-İSRAİL VE İRAN SAVAŞININ GELECEĞE ETKİSİ
Düşünce ve eylem arasındaki ilişkinin mahiyeti anlaşılmadan, yaşadığımız olayların arka planına dair sağlıklı bir bakış geliştirmemiz mümkün görünmemektedir. Özellikle, görüntüye çıkan ile görüntüyü inşa eden ‘bakışın’ ipuçları belirleyici bir farkı izhar eder. İnşa edici olan düşünce, kendisini ipuçları üzerinden serimler. Bunu ‘okumak’ ise düşünmeyi kendisine bir ayrıcalık olarak belirleyenler tarafından sağlıklı bir şekilde gerçekleştirilebilir.
Tarih boyunca düşünce belirleyici bir form olarak hayatiyetini sürdürmüştür. Bu kaçınılmaz bir olgunun kendisi olarak var olmaktadır. Dünyada ve tarihsel seyirde hiçbir şey ‘kendiliğinden oluşmuş’ olma ihtimalini barındırmaz. Bu kendiliğinden oluşu da inşa eden bir ‘planın varlığı’ kaçınılmaz! Bu plan ister Şeytani veya ister Rahmani bir özellik taşısın, durum değişmeyecektir. Son birkaç yıla bakıldığı zaman; Pandemi bir üst düşüncenin ilkesi olarak hayat bulduğu ve dünya sistemini tarumar ettiği bilinmektedir. Sosyolojik bir değişim gerçekleştirerek disiplin toplumundan otoriter bir topluma geçişi sağladı. Şeytani bir planın kurgusu olduğu bugün artık tartışılmayacak bir özelliği sahiptir. Bu kış günlerinde de izlerini yaşamaya devam ediyoruz. Ardından patlayan 7 Ekim Aksa Tufanı ise Rahmani bir müdahale ile yeni kurulmak istenen şeytani düzenin iflasını beraberinde taşımıştır. O günden itibaren başlayan Gazze katliamı ve bölgesel şiddet İsrail ve avanesi üzerinden gerçekleştirildi. Ama insanlığın ayağa kaldırılmasını sağlayacak bir zeminin inşa edildiği de gözlemlenmektedir. Avrupa ve dünya artık eskisi gibi değiller, olmayacak gibi de görünmektedirler.
İran’a yönelik ilk saldırının amacı sınırlı iken, ikinci saldırının uluslar arası sistem ve Aksa Tufanı ile başlayan Rahmani gidişatı durdurma arayışının bir tezahürü olarak görülmesinde yarar var. Bu noktada başlatılan Sünni ve Şii tartışması, İslam gibi temel yaşam zeminini yok etmek ve içerden çökerterek onu yenilgiye hazırlamaktadır.
İşte Dünya Sisteminin yeniden kurulması gerektiği ortak bir kabulü işaret etmektedir. Ancak, bu yeniden inşanın nasıllığı meselesinde birden fazla görüş ve beklentinin oluştuğunu işaret etmekte yarar var. Modernizm’in Post Modernizm’e evrildiği noktadan Post Modernizm’in ise Post Truth ve Post Hümanizm’e dönüştürülmek istendiği bilinmektedir. Hakikat Sonrası ve İnsan Sonrası olarak tasavvur edilen ve Yaşam Merkezli bir yeni yapılandırmayı önceleyen yaklaşım, Küresel Sermaye ve Küreselciler diye bilinen ekibin temel isteğini barındırmaktadır.
Her ülkede birden fazla güç temerküzünün bulunduğu bedihidir. İşte, bir ülkede hangi güç temerküz edip iktidarı ele geçirirse kendi politik geleceğini belirleme konusunda yeni politik adımlar atmaya başlıyor. Bu noktada Siyonizm ve Evanjelik Hıristiyanlığın ise ‘Kıyamet Savaşına/Armageddon’ yönelik bir kurgunun içinde yer aldığını ve bunu gerçekleştirmek adına her türlü işi yapacağının göstergesi olarak Gazze, Lübnan ve şu an İran’da yapılanlar göstergelerdir.
Çok katmanlı bir yapıda, üst üste bina edilmiş, farklı katmanların bir iç mimari tarafından inşa edildiğini göz ardı etmeden olup bitenlere bakmakta yarar var…
Son İran saldırısı ile birlikte İsrail, bölgesel bir savaşı tetikleyecek ve kendi Arz-ı Mev’udunu gerçekleştirecek bir fırsatı hayata geçirme uğraşısını vermektedir. ABD ise, liderinin boynunu kaptırdığı ‘epstein dosyası’ ve ayrıca ABD’deki güç temerküzünün özellikle Çin ile giriştiği dünya liderliği savaşında gelinen noktada Çin’in çok kısa bir süre sonra öne geçeği korkusunun belirleyici olduğunu unutmamak lazım… Bölgesel ülkelerin özellikle bölge liderliği bağlamında kendi adımlarını atmalarının oluşturduğu girdap bütün bölgeyi ve kendilerini de saracağını anladığı için yeni adımlar için arayış başlatıldı. İşte Türkiye Pakistan ve Suudi Arabistan ve sonradan eklemlenmek isteyen İran bu durumun işareti olarak okunmalıdır. Ama İran uzun zamandır zaten kendisine yönelik baskının sonuçlarını yaşamaya devam etmektedir. Çin ve Rusya ise temkinli bir tutum ile İran desteğini sürdürse de ‘İran’ın yalnızlığı’ görüntüye çıkmaktadır. Türkiye ise belirlenen bir hedef doğrultusunda son on yıllardır sürekli değişim yaşayarak yoluna devam etmektedir. Değişen güç dengeleri ile birlikte ortak değişimi de beraberinde gelişmektedir. Hâlbuki kaotik zeminlerin yoğunlaştığı bir zaman ve zeminde sürekli ortak değiştirmek bazı sorunları da beraberinde taşımaktadır. Bu noktada özellikle iç kamuoyu ve onun baskısı belirleyici bir rol oynar. Çünkü müdahale çoğu kez iç kamuoyu üzerinden gerçekleştirilmektedir. Örneğin, İran ve son olarak iç kamuoyunda başlatılan protestolar bunun tipik bir göstergesidir. Başarılı olup olmaması ise müdahalenin zeminine ve cinsine göre değişebilir. Ama etken bir faktör olarak öne çıkmaktadır.
Bugün dünya sistemi açısından her güç temerküzünün bizatihi kendi varlığını garantiye alması bakımından ortaklarını değiştirmekten kaçınmayacaktır. Örneğin, ABD ve Avrupa ilişkilerinin geldiği nokta bunu bariz bir şekilde göstermektedir. Avrupa kendisi açısından yeni arayışlara yelken açmaya çalışmak zorunda kalmaktadır. Avrupa eski gücünü kaybettiği gibi kendi varlığını koruma kaygısına düştüğü görülmektedir. Avrupa, Türkiye ilişkilerinde hep dışlanan ülke olma konumu ise bugün birlikte var olmalıyız tezine dönüşmektedir. İran saldırısı yeni bir başlangıç gibi görünse de Rusya ve Çin ABD’yi Rusya’nın Ukrayna’da düştüğü pozisyona düşmesi için harekete geçtiği görülmektedir. Örneğin, Rusya ABD ve İsrail kayıplarını kamuoyuna sunmakta bir beis görmemektedir. Arka planda ise askeri desteği Rusya ve Çin vermeye devam edecek gibi görünmektedir. ABD ise bu saldırılara başladığı için pişman olacak gibi görünmektedir.
İşin en can alıcı noktası ise; yeni kurulacak bir dünya sisteminin ideolojik alt yapısı batı ve türevlerinin tümünde tükenmiştir. Yeni arayışların ise bir dünya sistemi kurmaya yetecek bir potansiyeli yoktur. Kendi halklarını bile ikna etmede başarısız olacaklardır. İslam ise tek alternatif olarak görülmektedir. Bu dünya sistemi arayışı olan her mahfilde konuşulan ve kabul gören bir yaklaşımı da içermektedir. O yüzden her güç temerküzü bu gerçeği dikkate alarak adım atmaya yönelmektedir. İşte İran olayında patlak veren Sünni ve Şii tartışması beraberinde bir güç temerküzünü güçlendirmek ve insanlığın sonunu getirmekle sonuçlanabilecek bir özelliğe sahiptir.
Ortadoğu kaotik bir zemine doğru sürülmektedir. Ama sağduyu ve mantık bu kaotik zemini kazanca dönüştürebilecek bir yapıya taşıyabilir. İşte bu aşamada Pakistan, Suudi Arabistan ve Türkiye ile birlikte İran, Mısır ve Irak, Suriye gibi ülkeler ile Katar ve şeyhlikler de katılım sağlarsa, hem uluslar arası güçlerin müdahalesi geri püskürtülür ve hem de İsrail’in arz-ı mev’ud olarak tasarımladığı toprakları alma iştiyakı ve beklentisi çöpe atılır.
Bugün, temkinli olmayı zorunlu kılar. Ancak korkuya teslim olanlar kaybetmeye aday olanlardır. Dünkü çatışma alanlarının bizatihi başka güçler tarafından dayatıldığı gerçeğinin önce iktidar sahibi siyasetçilerin anlaması ve sonra entelektüel zeminde bunun ifadeye kavuşması elzemdir. Türkiye, son üç yüz yılda karşılaşmadığı bir zemin ve zamanda yaşamaya başladı. Önüne sürülen fırsatları doğru okuyarak ve doğru hamleler yaparak bölgeyi bu kaotik zeminin dışına taşıyabilir. Filistin gibi son yüz yılın en büyük sorununu da çözüme kavuşturarak bölgesel barışı ve adalet ile paylaşımı da inşa ederek yeni bir dünyanın kurucu liderliğini yapabilme imkânlarına sahip olabilir. Bu bir irade ve gelecek tahayyülü yanında stratejik bir okumayı içermektedir.
Korkunun ecele faydası yoktur. İktidarlar, halkları ile barışık olacak bir zemini inşa etmekle yükümlü ve bu onların kaderidir. Yoksa kendi elleriyle kendilerini yokluğa tevdi edeceklerdir. Bugün salt iktidar üzerinden yol almak artık mümkün olmayacaktır. Halkı ile birlikte yol alanlar, halkının sorunlarını çözüme kavuşturanlar, halkı ile aynı inanç ve kültür havzasına sahip çıkanlar kazanacaklar listesinin başına kurulacaktır. Siyaset, kültür ve inanç zemini de bu temel gerçekliğe dayanarak kurulmalıdır.