Yazarımız Âdem Doğantemur'dan SİYAH BEYAZ HAYATLAR

Gazetemizin kıymetli yazarlarından Adem Doğantemur'un yeni kitabı yayınlandı. Kitapta az rastlanır şekilde, hayattan tecrübesini okurlarına aktaran yazarımız, haberimizde kendi kaleminden eserini olarak tanımlıyor

SİYAH-BEYAZ HAYATLAR

Yazarına zahmet vermeyen bir eserin, okuyanına da fayda vermeyeceği aşikârdır. Herkesin “yazar” ama çok az insanın “okur” olduğu bir çağda, zordur yazılarınızla iz bırakabilmek. Özellikle de hacmi büyük ama içi boş kitapları kötü arkadaşa benzetirim, zamanınızı çalmaktan başka işe yaramazlar.

Kısacık ömrüne çok şeyler sığdırmış insanlardan birisi olarak, bu çalışmam sadece bir “otobiyografi” olmanın da ötesinde, sosyolojik bir boyut da ihtiva ederek X, Y, Z kuşakları çatışması bağlamında “bir neslin hikâyesini ve dönüşümünü” içermektedir.

Daha önce yayınlanmış bir kitabımla ilgili şu değerlendirmeyi birçok okuyucumdan duymuştum ki bu benim için hakikaten gurur vericiydi: “Hocam kitabınızı okurken, her bir konu ve anlatımda adeta kendimden bir şeyler buluyorum. Sanki içimden geçenlere cevap mahiyetinde benim için yazılmış, beni anlatan bir kitap!”

Aslında bunun anlamı şuydu: Bana hitap etmeyen yazı ve anlatımlar doğal olarak dikkatimi de çekmeyecektir. Bu durumu, elinizde tuttuğunuz mütevazı eseri yazarken de göz önünde bulundurmuş olmamdan dolayıdır ki; her birinizin kendinizden bir şeyler bulabileceği, ilgiyle okuyacağınızı umduğum bir çalışma ve aynı zamanda da “tarihe düşülmüş önemli bir not” olacağına inanıyorum.

Nesiller arası kuşak farkının/çatışmasının bu denli yoğun hissedildiği bizim gibi dünyada kaç tane toplum var çok emin değilim. Ülkemizin umumi panoramasına baktığımızda, teknolojinin kucağına doğarak kendilerini sanal bir dünyanın içinde bulan günümüz gençliğinin; ilgilerinden zevklerine, davranışlarından günlük iletişim dillerine kadar ortaya çıkan yeni durumla ilgili birçok anne babanın kendi çocuklarıyla bile ileri düzeyde sorun yaşadıkları inkâr edilemez.

Elbette sürekli dikiz aynasına bakarak yol alınamaz ama geçmişi olmayan bir milletin geleceğinin olmayacağı da muhakkaktır. İşte ben bu gençliğin; mazi ile bağını koparmamak adına orta yaş ve üzeri kuşağın kendilerine ışık tutacak bilgi, birikim ve yaşanmışlıklarından haberdar edilmelerinin önemine yürekten inanmaktayım.

Hatta kitapta okuyacağınız kimi anılarımı görev yaptığım liselerde öğrencilerime anlattığımda, gözlerini kırpmadan beni dinlediklerine ve çoğu kere de inanmakta zorlandıklarına şahit olmuşumdur. Yani bizim kuşağın bizzat yaşadığı kimi tecrübeler, günümüz gençliği için kabul edilmesi bir yana düşünülmesi bile zor şeylerdi.

Hatta bir gün öğrenci velimiz olan bir hanımefendi okulumuza kadar gelerek bana aynen şunu söyleme nezaketinde bulunmuştu: “Hocam elinizde nasıl bir sihirli değnek var bilmiyorum ama benim kızım dün sınıfta anlattıklarınızdan o kadar etkilenmişti ki hayatında ilk defa eve gelip bana sarılarak ‘seni çok seviyorum anne’ cümlesini kurdu”. Tabi ki sihirli bir gücüm yoktu. Benim yaptığım sadece kimi yaşanmışlıklarla empati kurmalarını sağlayarak duygu dünyalarını harekete geçirmekten ibaretti.

X kuşağı, Y kuşağı, Z kuşağı derken geldiğimiz nokta belki de sadece alfabenin değil, dünya macerasının da sonuydu. Olukça iddialı bir yaklaşım olarak değerlendirebilirsiniz ama ülkemiz bağlamında söylüyorum, X kuşağına tekabül eden bizim “orta yaş” jenerasyon, birçok konuda toplumun antikaları ama aynı zamanda da gezegenin son şansı gibi görünmektedir. Neden böyle söylediğime dair gerekçelerimi kitabımın ilerleyen bölümlerde okuyacaksınız.

Düşünün ki benim çocukluğum; şehir hayatına oldukça uzak, etrafı yüksek dağlarla örülü izbe bir köyde geçti. Eğer hayvan gütmekten vakit kalırsa oyuncağımızı bile kendimiz yapardık. Ya çam kabuğundan araba, ya da armut ağacından topaç! Bilgisayar, telefon, tablet türü kavramlara hiç aşina değildik. Televizyon denilen âletin varlığından bile yıllar sonra haberdar oldum. Gaz lambasıyla aydınlanıp, ocaklığa doldurduğumuz odun yığınlarıyla ısındığımız günlerdi.

Gün boyunca davarların peşinde ve annemin azık olarak hazırlayıp küçük bir sofra bezi içerisinde belime sarmaladığı bir haşlanmış yumurtayla beyaz peyniri pınarların şırıl şırıl nağmeleri eşliğinde sokum yaparak yiyip ardından türküler mırıldanacak kadar da neşeliydik. Bize alınan bir çift kara lastik ayakkabı bile sevinmemiz için yeterliydi. Tüm imkânsızlıklara rağmen hayata karşı öyle bir direncimiz vardı ki ne depresyona girerdik ne de psikolojimiz bozulurdu. Kısacası hiçbir şeyimiz yokken bile mutluluğun resmini dağlara taşlara kazıdığımız yıllardı!

İşte bu minval üzere “hatırat” merkezli kaleme aldığım çalışmayı, bir roman sürükleyiciliğinde zevkle okuyacağınızı umuyorum. Anlatımlarımı daha akıcı, farklı ve güzel kılmak adına genelde bir dörtlük, yerine göre de daha uzun şiirlerimle süslemeyi ihmal etmedim. Şu hatırlatmayı da yapmak isterim ki; emin olun olayları anlatırken olabildiğince birebir aktarmaya çalıştım. Yani hiçbir yerde kurgu yapmadım. Kısacası yazdıklarım yaşadıklarımdır!

Âdem Doğantemur

 

adem doğantemur adem doğantemur kimdir